Türkiye'den gelen misafir işçiler 60 senedir Almanya'da:Tuvalde kan

dogan türkisch

"Cezaevindeyken daha korkusuzdum, daha çok üretiyordum." Sanatçı Zehra Doğan, sürgündeki rolüyle mücadele ediyor.

(Foto: Regina Schmeken)

Gazeteci-Yazar Can Dündar, günümüzde Türkiye'den çok farklı nedenlerle Almanya'ya gelen insanları anlatıyor. İste, Zehra Doğan'ın öyküsü.

Can Dündar

Die deutsche Version des Artikels finden Sie hier.

Anadolu'da bir cezaevi koğuşunda 52 kişiyle birlikte hapis yatan, 27 yaşında bir Kürt ressam düşünün. Resim yapmak "suçundan" hapse atılmış. Bir operasyondaki polisleri akrep gibi çizmekten yargılanmış. Savcı, "Bu resim örgüt propagandası" demiş, "halkı isyana teşvik ettiğini" söylemiş. "Neden yaptın" diye sorunca ressam şöyle cevap vermiş: "Ben yapmadım, siz yaptınız."

Bu cevaptan sonra 2 yıl 9 ay hapis cezası almış. Koğuşunda resim yapmaya devam etmiş. Hayır, öyle atölye filan yok tabii; boya da yok, tuval de, kâğıt da, fırça da... Ama yaratıcılık, tam da bunca engel içinde açan bir çiçek değil mi? Zehra Doğan, hapse girer girmez, annesinden kendisine beyaz elbiseler, tişörtler getirmesini istemiş. Bunlar, onun tuvali olacak. Bahçeye konan kuşların tüylerini, pipetlere takmış, kestiği saçlarını ucuna iliştirip fırça yapmış kendine... Boya? Zeytini, izmarit külüyle karıştırıp siyah elde etmiş; ezilmiş roka yaprağından yeşil, kaynatılmış kuşburnundan fulya...

"Bir İngiliz sanatçı seni arayıp duruyor, adı 'Banksy' mi ne."

Elinde ne varsa sıvamış tuvaline: Yemek artıkları, baharatlar, ilaçlar, çürümüş sebzeler, kendi adet kanı, saçları... Yaşadığı eziyetleri, tanık olduğu zulmü, dinlediği işkenceleri resmetmiş onlarla... Eteğine, sigara kâğıtlarına, gazete sayfalarına çizmiş. Dışarı resim çıkarması yasak ya; yakaladıkları resimleri hemen imha ediyorlarmış. O da o resim çizdiği elbiseleri, resim çizdiği gazetelere kirli çamaşır diye sarıp -o resimleri imhayla görevli gardiyanlar aracılığıyla- annesine yollamış. Bir seferinde çizecek hiçbir şey bulamadığında, tahliye olmak üzere olan bir tutsak arkadaşının sırtına çizmiş resmini... Tendeki resim, dışarda fotoğraflanıp yaşadığı kente, ülkeye, dünyaya yayılmış.

Derken bir gün ablası gelmiş ziyaretine: "Bir İngiliz sanatçı seni arayıp duruyor, adı 'Banksy' mi ne" demiş. Hemen anlamış Zehra: "Resmin gerillası" onu arıyormuş. Avukatları aracılığıyla yazışmışlar Banksy ile... Bir süre sonra koğuşa gelen bir gazetede, Manhattan'ın devasa bir duvarında, demir parmaklıklar ardında kendi portresini görmüş. Çizimin altına "Zehra Doğan'a özgürlük" yazılmış, üstüne hapse girmesine yol açan o akrepli resim konmuş. Kendisi küçük bir şehir hapishanesinde yatarken, eseri New York'un bir duvarındaymış. Sanatın zaferi! Koğuşta önce bu haberi, sonra peşpeşe gelen uluslararası ödülleri kutlamışlar.

A new mural by Banksy, the anonymous British street artist, protesting the arrest of Zehra Dogan, is pictured in the Manhattan borough of New York; dogan doublette

Sanatın zaferi! Yargı, Zehra Doğan'ı hapsetmişti, ancak "resmin gerillası" Banksy sayesinde eseri 2018'de New York'un devasa bir duvarındaydı.

(Foto: Ashlee Espinal/Reuters)

Şimdi Almanya'da Zehra Doğan... "Banksy" referansıyla bir yıl Londra'da yaşadıktan sonra Gorki Tiyatrosu'nun davetiyle Berlin'e taşındı. "Neden Berlin?"

"Benim gibi politik sürgünlerin, sanatçıların, gazetecilerin, yazarların çoğu burada... 60 yıl önce gelenleri de ekleyince burası memleketin dışında küçük bir memleket gibi... Ev ararken, eşya alırken herkes imdada yetişiyor. Kürtçe, Türkçe konuşabileceğim insanlar her yerde... Hemen alıştım şehre..."

Ayrıca Berlin'i, Londra'ya göre daha "kirli" buluyor; şehrin steril olmayan kültürel zenginliği, çok renkliliği, alternatif çehresi, neşesi, İstanbul'u hatırlatıyor ona...

Metrodaki, kafelerdeki bakışlarda bir dışlama sezmiş

Ama bir de madalyonun öbür yüzü var: Daha havaalanında, görevlilerin konuşması "emir tonunda" gelmiş Zehra'ya... Almanca konuşamayanlara tahammülsüzlük gözlemiş; hostesten kasiyere kadar... "Söylediklerini anlamayana ikinci kez tekrarlamak istemiyorlar, aniden sertleşebiliyorlar, sana cahil çocuk muamelesi yapıyorlar" diyor. Uban'daki, kafelerdeki bakışlarda da, bir dışlama sezmiş. "Oysa yıllardır yabancılarla yanyana yaşıyorlar. Üzerinde çok durulan 'farklılığa saygı' söyleminin, toplumda çok içselleştirilmediği anlaşılıyor".

Bu psikolojinin üzerine bir de, "Berlin'de kiralar, fiyatlar yeni gelenler yüzünden arttı" suçlaması binmiş. Türkiyeli rejim muhalifleri Berlin'de saldırıya uğramaya başlayınca da hepten tedirgin olmuş Zehra...

Buradaki Türkiyelilere gelince... "Tabii ki Türkiye'dekilerden farklılar... İstanbul'da arkadaşlarımla buluştuğumuzda, okuduğumuz bir kitaptan, dergideki bir makaleden, izlediğimiz bir belgeselden konuşurduk. Buradaki Türkiyelilerle aynı dilde, ama pek de derin olmayan gündelik meselelerden konuşuyoruz. O yüzden onlar arasında da bir yabancılık hissediyorum" diyor. İçinde yaşadığı kültürel iklimden beslenen bir sanatçı için tehlikeli bir sera bu...

Türkiye'den gelen misafir işçiler 60 senedir Almanya'da: undefined
(Foto: SZ-Grafik)

O serada nefesi daralınca memleket hasreti basmış, Türkiye'ye dönmesi riskli olduğu için Irak Kürdistan'ına gitmiş, ailesiyle orada buluşmuş. Sohbet konusu Berlin'den Süleymaniye'ye taşınınca birden gözleri ışıyor: "Süleymaniye'de su yok, elektrik yok. Kuraklık var. Bahçeler yılan, akrep dolu. Nehirler kurumuş, balıklar ölmüş. Ama o kuruyan ağaç, o çatlayan toprak benim. Ben o kurumuş nehrin yatağındaki ölü balıklarla yüzleşmeli, onlar için savaşmalıyım. Türkiye'de bu savaşı verenleri hapsediyorlar. Almanya'da istediğimi söylemekte, çizmekte özgürüm. Ama benim için demokratik bir ülkede her istediğimi söyleyebilmek değil özgürlük; koşulların en ağır olduğu yerde cesaretle 'Hayır' diyebilmek... Özgürlüğü değerli kılan, o mücadele..."

Baskı altındayken daha mı fazla parıldıyor sanatçının zihni?

Daha önce Türkiye'den sürgüne gitmiş sanatçıları konuşuyoruz. Nâzım Hikmet en iyi şiirlerini hapishanede yazmıştı; Yılmaz Güney en iyi filmlerini içerden yönetmişti, Ahmet Kaya, sürgünde türküler söyleyemeden vefat etmişti. Acaba baskı altındayken daha mı fazla parıldıyor sanatçının zihni? Berlin'de, toprağından uzakta, yaratıcılığının kurumasından endişeli mi?

"Cezaevindeyken daha korkusuzdum; daha çok üretiyordum. Burada yine üretiyorum, ama korkularım başgösterdi. Avrupa, 'fazla beyaz' görüntüsünü kapatmak için sana kontenjanlar açıyor, bazen seni vitrine koyuyor. Birden, fark etmeden bir pazarlama objesine dönüşebiliyorsun. 'Böyle daha iyi görünürsün' diye çektikleri fotoğraftaki sen değilsin. Zamanla imajınla kişiliğin arasına mesafe girmeye başlıyor. Ancak görünür olunca, piyasanın talep ettiği gibi görününce kabul görüyorsun. Kimileri, 'Bana sunulan sahnede yerim sağlam olmalı. Onu kimseye kaptırmamalıyım' hırsına düşüyor. O zaman da 'Acaba ben burada sanatımla değil, imajımla mı varoluyorum' sorusu kafanı kurcalıyor. 'Vitrine yakışacağım, vitrinde kalacağım' diye kendinden, sanatından uzaklaşma tehlikesi insanı düşündürüyor. Bunlardan kaçabilmek, kendimi koruyabilmek için daha felsefi konulara yoğunlaşıyorum."

Can Dündar

Can Dündar (60) Cumhuriyet gazetesinin genel yayın yönetmenliğini yapıyordu. Türkiye'nin Suriye'deki islamcılara silah gönderdiğini ortaya koyan bir haberden sonra ajanlıktan ve Cumhurbaşkanı'na hakaretten hakkında dava açıldı. 2016'da Almanya'ya geldi. Halen Berlin'den yayın yapan #ÖZGÜRÜZ Radyo'nun yayın yönetmeni.

(Foto: Regina Schmeken)

Görüştüğüm birçok "Songelen" gibi, Zehra'nın da aklının bir yerinde hep "memlekete dönmek" var. Tabi "Ya dönemezsek" kaygısıyla birlikte... Sadece "Türkiye'deki baskı rejimi uzayabilir" tahmininden değil bu...

"Rejim değişse de topluma sirayet etmiş bir zehirlenme hali var. Daha geçenlerde Ankara'da Suriyelilere yönelik bir kitlesel saldırı düzenlendi. Linç psikolojisi, yabancı düşmanlığı tırmanıyor. Bunlar sadece bir diktatörün talimatıyla olmuyor. Hannah Arendt'in dediği gibi, diktatörü yaratan ve iktidarda tutan, bu toplumsal psikoloji... Öyle olmasa diktatörle baş etmek daha kolay olurdu; ama onu yaratan toplumu düşününce 'Belki de hiç dönemeyiz' kaygısı basıyor insanı..."

Belki de artık geride kalan memleketteki zulümden çok, sürgündeki kaosun resmini çizmek en iyisi...

Zur SZ-Startseite
Asli Erdogan

Türkiye'den gelen misafir işçiler 60 senedir Almanya'da
:"Gelecek uzun sürecek"

Gazeteci-Yazar Can Dündar, günümüzde Türkiye'den çok farklı nedenlerle gelen insanları anlatıyor. İste, Aslı Erdoğan'ın öyküsü.

Lesen Sie mehr zum Thema

Süddeutsche Zeitung
  • Twitter-Seite der SZ
  • Facebook-Seite der SZ
  • Instagram-Seite der SZ
  • Mediadaten
  • Newsletter
  • Eilmeldungen
  • RSS
  • Apps
  • Jobs
  • Datenschutz
  • Kontakt und Impressum
  • AGB